06/23/2026
Boşanmamın Ardından Üçüzlere Hamile Olduğumu Öğrendim. Ameliyat Randevusunu Almıştım… Ama Sedyeye Uzandığım An, Yanımda Aniden Güçlü Bir Adam Belirdi
Ankara Şehir Hastanesi’nin koridoru oldukça kalabalıktı.
Hamile kadınlar, eşlerinin desteğiyle yavaş adımlarla yürüyorlardı. Kimileri yüzlerinde tatlı bir tebessümle karınlarını okşuyor, kimileri ise ultrason fotoğraflarına bakarak mutluluk gözyaşları döküyordu.
"Eylül, baksana… Aynı babasına benziyor."
"Yok canım, o burun kesinlikle senin burnun."
Bu şefkat dolu sesler, Eylül Yılmaz’ın kalbine birer iğne gibi saplanıyordu.
Başını öne eğdi, elindeki ultrason raporunu sıkıca kavradı.
O soğuk beyaz kâğıdın üzerinde yazan sözler hiçbir şüpheye yer bırakmıyordur:
Üçüz hamilelik. On altıncı hafta.
Eylül, kadın doğum katının önünde neredeyse bir dakika boyunca donakalmış bir şekilde bekledi. Sonra kâğıdı dikkatlice eski çantasına koydu, arkasını döndü ve oradan uzaklaştı.
Asansörün içinde genç bir çift bebek arabası almaktan bahsediyordu.
Adam gülümseyerek, "En güvenlisini alalım," dedi. "Fiyatı hiç önemli değil."
Karısı hafifçe güldü. "Sen de hep çok para harcıyorsun."
Eylül asansörün değişen kat numaralarına baktı.
Gözleri yaşlarla doldu.
Ama ağlamayı reddetti.
Orada değil.
Mutlu insanların gözü önünde değil.
Hastaneden dışarı çıktığında, Temmuz ayının o kavurucu sıcağı yüzüne vurdu.
Trafik ağır ilerliyor, korna sesleri yankılanıyordu. Seyyar satıcıların sesleri birbirine karışmış, etraftaki gürültü bunaltıcı bir hal almıştı.
Eylül kaldırımın kenarına geçip bir taksi çağırdı.
O sırada telefonu titredi.
En yakın arkadaşı Merve’den gelen bir mesajdı:
"Nasıl geçti?"
Eylül uzun süre ekrana öylece baktı.
"Hamileyim," diye yazdı.
Sonra sildi.
Tekrar yazdı: "Üçüzmüş."
Bunu da sildi.
En sonunda şöyle cevap verdi:
"Her şey yolunda. Rutin bir kontrol sadece."
Taksi onu Dikmen semtinde bıraktı.
Boşanmanın ardından taşındığı, geçici yuvası olan yere.
Altıncı katta, asansörü bile olmayan eski ve küçük bir daire.
Daha dört ay öncesine kadar, büyük bir inşaat şirketinin veliahdı olan Demir Zorlu'nun karısıydı.
Şimdiyse cebinde 18 bin liradan az parası olan, işsiz ve boşanmış bir kadındı.
Boşandıkları gün Demir ona 200 bin liralık bir çek uzatmıştı.
"Üç yıllık evlilik," demişti soğuk bir sesle. "Bence bu kadarı adil."
Eylül sadece gülümsemişti.
Hayatının üç yılı.
Kariyerinden vazgeçtiği üç yıl.
Onun hasta annesine baktığı, yemeğini yaptığı, yolunu gözlediği ve bitmek bilmeyen eleştirilerine katlandığı üç koca yıl.
Ve finalde elinde kalan—neredeyse koca bir hiçti.
Ev onun değildi.
Araba onun değildi.
Ortak hesapları bile aynı gün dondurulmuştu.
Avukatı onu uykusuz gecelerinde uyarmıştı:
"Eğer bu işi mahkemeye taşıyıp savaşırsan yıllarını alabilir; üstelik alacağın para, harcayacağın mahkeme masraflarını bile karşılamaz."
Bu yüzden arkasına bakmadan gitmişti.
Sadece kaçmak istemişti.
Giderken karnında üç can birden taşıyacağını asla ama asla hayal edemezdi.
Daire sıcak, sessiz ve bomboştu.
Eylül çantasını bir kenara fırlattı ve kendini yere bıraktı.
Telefonu acı acı çaldı.
Arayan Merve’ydi.
"Eylül, bunu benden daha ne kadar saklamayı düşünüyordun?" diye hesap sordu. "Kuzenim hastanedeki dosyanı görmüş. Üçüzlere hamileymişsin!"
Eylül gözlerini kapattı.
"Ne yapacaksın peki?"
Eylül etrafına bakındı.
Boş bir buzdolabı.
Olumsuz sonuçlanan iş görüşmelerinden kalan eski ayakkabılar.
Ve derin bir sessizlik.
"Randevu aldım," diye fısıldadı.
Merve’nin sesi kesildi.
"Eylül… Sen ciddi misin?"
"Onlara bakamam," dedi Eylül, sesi titreyerek.
"Ama onlar üç bebek!"
"Biliyorum."
"Öyleyse neden?"
"Çünkü hiçbir şeyim yok."
Gözyaşları yanaklarından aşağı süzüldü.
"Yapayalnızım. Demir beni bir daha görmek istemiyor. Annesi, eğer bir daha kapılarına gidersem güvenliği çağıracağını söyledi."
Acı bir kahkaha attı.
"Şimdi gidip ona yalvarmamı mı bekliyorsun?"
Hattın ucunda derin bir sessizlik oldu.
Sonra Merve fısıldadı:
"Bu çok tehlikeli… Çoktan dört aylık olmuşsun."
"Biliyorum," dedi Eylül sessizce. "Ama başka çarem yok."
O gece internette bu ameliyatın risklerini araştırdı.
Kanama.
Enfeksiyon.
Kısırlık.
Ölüm.
Okuduğu her kelime ellerini daha da buz kestirdi.
Koşarak banyoya gitti ve midesinde hiçbir şey kalmayana kadar kustu.
Sonra yere çöküp dizlerini kendine doğru çekti.
Annesinin sesi hafızasında yankılandı:
"Ne olursa olsun kızım, hayatta hep dik dur, onurlu yaşa."
Peki şu an onurlu olmak ne demekti?
Çocukları bu sefaletin içine doğurup acı çekmelerini izlemek mi?
Yoksa daha doğmadan onları bu acıdan korumak mı?
Artık hiçbir şey bilmiyordu.
Üç gün sonra Eylül, küçük bir özel kliniğe geldi.
Her birine imza atarken eli titreyerek onay formlarını imzaladı.
Hemşire ona açık mavi bir ameliyat önlüğü uzattı.
"Beni takip edin."
Ameliyathaneye giden o koridor sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzuyordu.
Işıklar gözünde bulandı.
O soğuk masaya uzandığında, eli refleks olarak karnına gitti.
Bir şey hissetti.
Hafif bir kıpırtı.
Çok küçük.
Ama gerçek.
Gözyaşları o an boşaldı.
"Özür dilerim…" diye fısıldadı.
Kimden özür dilediğini kendisi de bilmiyordu.
Bebeklerinden mi?
Annesinden mi?
Yoksa eskiden olduğu o güçlü kadından mı?
Doktor, "Kararınız kesin mi?" diye sordu.
Eylül gözlerini sıkıca kapattı.
"Evet."
Doktor başıyla onayladı—
Fakat tam işleme başlayacağı sırada—
Kapı gürültüyle açıldı.
"Durun."
Bir erkeğin sesi odada yankılandı.
Sakin.
Ama tavizsiz ve emredici.
Herkes buz kesti.
Eylül gözlerini açtı.
Gözyaşlarının arasından; siyah takım elbiseli, uzun boylu bir adamın içeri girdiğini gördü. Arkasında asistanları ve hastane başhekimi vardı.
Doktor sertçe sordu: "Siz kimsiniz?"
Başhekim aceleyle araya girdi: "İşlemi hemen durdurun."
Adam masaya doğru birkaç adım yaklaştı.
"Eylül Yılmaz."
Eylül şaşkınlıkla ona baktı.
"Sizi tanımıyorum."
Adam bir an duraksadı.
Ardından kısık ve net bir sesle konuştu:
"Ben Karan Sancaktar."
Oda bir anda ölüm sessizliğine büründü.
Bu isim güç demekti.
Mutlak kontrol demekti.
Korku demekti.
Eylül’ün kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpmaya başladı.
Onun gibi bir adamın neden burada ortaya çıktığını anlayamıyordu—
Tam da bu anda—
Yanı başında durmuş—
Sadece kendisine ait olması gereken bir karara engel oluyordu.
Yine de içindeki bir his, artık her şeyin tamamen değişmek üzere olduğunu söylüyordu. De'tay i'lkk y'orumda.. 👇